Home » The Fairytale » Translations » Beyaz Fare

Beyaz Fare

Mustafa Öztaş, Derya Arayan Ağustos

edited by Cagdas Ogut

(Stefan Höppe tarafından Auvergne bölgesinden uyarlanan bir Fransız halk masalı)

Bir zamanlar dünyanın diğer ucunda, evli ama çocuksuz bir kral varmış. Kral ve karısı, yani kraliçe çocukları olmadığı için küçük, beyaz tüylü, küçücük pembe gözlü, titrek uzun ince bıyıklı, sivri burunlu dişi bir fareyi, bağırlarına basmışlar. Bu beyaz fare öyle bir fareymiş ki kral ve kraliçe ondan bahsederken sanki o ülkede ve dünyanın diğer ülkelerinde hiç böyle cana yakın, iyi kalpli, terbiyeli bir canlı yokmuş gibi bir izlenim bırakırlarmış. Hatta küçük beyaz fareyi o kadar çok seviyorlarmış ki periler kraliçesine gidip yalvararak onu bir prensese çevirmesini istemişler.

Periler, krallar ve soylular arasında birbirlerinin isteklerini yerine getirmek, yüce bir görev olduğundan, periler kraliçesi de bunu bir görev bilerek dileklerini kabul etmiş.

Aslında peri kraliçesi kralların kızlarını ve oğullarını mavi birer kuşa, hatta tüylü efsanevi birer yaratığa dahi çevirebilirmiş. Periler kraliçesinin bu defaki mucizesi daha da ustalık ve beceriyi gerektiriyormuş; beyaz bir fareyi, bir prensese, üstelik alımlı ve güzel bir prensese dönüştürmek; doğal hafif bir pembeye kaçan gözlere, sivri narin bir yüze ve ucunda her zaman titreme olan bir burnu olana

Krallığın önde gelenleri, soyluları kraliçenin arkasından dedikodusunu yapıyorlarmış. Tabi kralın ispiyoncularından korktukları için gayet sessizce . Öyle ki “Bir köpekten sevimli bir kedi olamayacağı gibi çam ağacından yapılan mobilya da hep yapıldığı çam ağacını düşünür. Halk dilinde de bilindiği üzere ‘Herkes aslına çeker’, dış görünüş değişse de damarlarda dolaşan kan aynı kalır.” derlermiş.

Gün gelmiş çatmış, kralın kafasında sorular dolaşmaya başlamış: “Hangi delikanlı benim kızımla evlenecek kadar soylu? “ diye…

“Benim canım kızım, evlilik çağına geldin. Söyle bana! Evlenmek istiyor musun?”

Tabi babacığım, benim için kimi uygun görürsünüz?”

Kimi istersen canım kızım, kimi istersen!”

Hükümranlığı dünyanın her tarafına ulaşandan daha güçlü olanını koca olarak isterim!”

demiş prenses.

Kral sıkıntılı bir şekilde üç gün üç gece düşünmüş. Bu üç günün sonunda karar vermiş: “Bu dünyadaki en güçlü varlık güneş. Güneş kışı, soğuğu, geceyi kovar; çimenleri, yaprakları, meyveleri ve tahılları büyütür;  hayvanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için her şeyi sağlar. Yaşayan her şey gücünü güneşten alır.”

Kral kızına gidip ‘güneşe onun kızını istemesini rica edeceğini’ söylemiş.

Prenses aşağılayıcı şekilde yüzünü buruşturmuş.

“Güneş mi? O dünyanın en güçlü varlığı olmayı hak etmiyor. Çünkü en küçük bulut bile güneşin kaybolmasına yetiyor. Hava çok bulutlu olduğunda güneş bir maskenin içine gömülüyor ve kendisinden geriye bir gün ışığı dahi kalmıyor. Yükselen sis ya da büyük bir gölge de güneşin gücünü engelleyebiliyor. Babacığım, ben kendime güneşten daha güçlü bir eş istiyorum.”

Kral yine üç gün üç gece düşündükten sonra kızına gidip ‘bulutun kızını istemesini rica edeceğini’ söylemiş. “Bulutlar bütün dünyayı kapsama gücüne sahiptirler ve krallığımızı da örterler.”

Prenses yine aşağılayıcı şekilde yüzünü buruşturmuş.

Bulutlar mı? Onlar için yalnız bir rüzgâr yeterli. Rüzgâr bulutları dağıttığı gibi onları başka diyarlara sürükleyerek tamamen yok olmasına sebep olur, gökyüzünün en uzak yerlerine kadar savurabilir. Babacığım ben kendime bulutlardan daha güçlü bir eş istiyorum!”

Kral tekrar üç gün üç gece düşünmüş. Sonra kızına gidip ‘rüzgâra kızını istemesini rica edeceğini’ söylemiş. “Rüzgârın önünde kimse duramaz, hatta denizleri bile önüne katar, kovalar.”

Prenses her zamanki gibi yüzünü buruşturmuş.

Rüzgâr mı? Rüzgârın gücü, hızlı ve kolayca kırılabilir. Bir duvarın arkasında veya bir dağın ardında gizlenmek yeterlidir. Rüzgâr, ceviz ağacını veya meşeyi kökünden sökse bile taş ve topraktan olan dağın ağırlığı karşısında aciz kalır. Baba, ben rüzgârdan güçlü bir eş istiyorum.”

Sıkıntılı bir şekilde kral tekrar üç gün üç gece düşünmüş. Sonra da kızına gidip ‘dağa kızını istemesini rica edeceğini’ söylemiş. “Dağ, fırtınaya ve hatta kendisine çarpan yıldırıma rağmen hiçbir şeyden korkmaz.”

Prenses yine aşağılayıcı şekilde yüzünü buruşturmuş.

Dağ mı? Öyle bir varlık var ki dağdan daha güçlüdür. Onu içeriden yavaş yavaş yiyen, iğneden daha dinamik çalışan dişleriyle kazıyan, yer altı geçitleri oluşturan, küçük bir peynir parçası gibi içinde yaşamak için, severek saraylar inşa eden; güneşten, buluttan, rüzgârdan daha iyi, hatta dağdan bile kat kat üstün bu varlık dağları delen faredir. O, sivri dişleriyle, öyle sevimli, öyle cesaretli, mucizelerin mucizesi ve bu dünyada düşünülebilecek her şeyden daha üstün olan ‘fare’ciktir. Bana lâyık olan sadece faredir. Ve bu son sözümdür.”

Aynen böyle söylemiş.

Prenses seçimini yapmış ve bunu o kadar arzuluyormuş ki kral ve kraliçe, peri kraliçesini aramaya adamlar göndermişler. Diz çökerek peri kraliçesinden beyaz fareyi eski haline döndürmesi için yalvarmışlar. Ve peri kraliçesi sihirli değneğiyle bunu yapmış. Böylece dişi fare, kuyruğu bir ayak boyu, kılsız bir erkek fareyle evlenmiş.

Horoz ötmüş ve bizim masal da burada bitmiş…

Berlin-Brandenburg Türk Veliler Birliği adına Türkçe tercümesi: Mustafa Öztaş, Derya Arayan Ağustos 2010